Disaster
Bulunduğumuz coğrafyayı temel alan, Avrupa ve Asya'nın tarihini olgusal boyutta göstermeyi amaçlayan bir blog.
Helenistik Dönem Mimarlık Hellenizm döneminde Yunan mimarlığı Ege ve hattâ Akdeniz ülkelerinin dışına çıkmakta, büyük monarşilerin kapladığı geniş alana yayılmaktadır. Genel karakteri bakımından bu mimarlık klâsik Yunan mimarlığını sürdürmekte ve eskiye bağlı bir nitelik taşımaktadır. Dor, iyon ve Korint düzenleri bu dönemde de varlıklarını korumakta, bunlara dördüncü bir düzen katılmamaktadır. Bu dönem Dor düzeni bazı yenilikler kaydetmekle beraber gerileme belirtileri de göstermektedir. Sütunlar yüksek ve ince şekiller almakta, başlıklar küçülmekte, triglif frizinin arşitrav'dan daha yüksek yapıldığı ve sütun eksenleri arasına rastlayan triglif, dolayısıyla metop sayısının arttığı göze çarpmaktadır. Dor tapınakları perípteros ya da próstilos plânındadır. Bunlara örnek olarak Bergama'da Atena ve Ilion'(Truva) daki Atena, Kos Askelepieion'undaki Asklepios (her üçü de perípteros), Rodos'taki Atena Lindia , Samotrake'deki Misterler veya Bergama'daki Hera Basileia tapınakları (hepsi próstilos) gösterilebilir. Bergama yöresindeki Mamurtkale tapınağı ise in antis plânındadır. İyon etkisi altında kalmış bir Dor tapınağı hakkında Bergama'da yukarı Agora tapınağı bir fikir vermektedir. Triglif frizinden ötürü Dor düzeninde olan bu küçük bina kaideli sütunları ve yeni bir şekil alan başlıklarından ötürü İyon ve Dor elemanlarını ahenkli bir surette karıştırmakta, ayrıca nefis işçiliğinden ötürü dikkati çekmektedir. Dor düzeninden daha büyük bir rol oynayan İyon düzeninde yapılmış tapınakların başında Miletos yöresinde Didima'daki Apollon tapınağı gelir . Pers'ler tarafından tahrip edilmiş arkaik tapınağın temelleri üzerinde M. Ö. 300 yılına doğru anıtsal bir dipteros olarak yapılmağa başlanmış olan bu binada ölçüler o kadar büyük tutulmuştu ki tapınak yüzyıllarca üzerinde çalışılmasına rağmen bitmemiş olarak kalmıştır. Bu tapınak aynı zamanda bir kâhinlik ocağı olduğundan plânı normal tapınak plânından ayrılmakta, bina aynı eksen üzerinde, fakat zemin düzeyleri farklı derin bir pronaos, ortasında iki sütun bulunan dikdörtgen bir salon ve etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir açık avlu şeklinde bir cella'dan meydana gelmektedir. Avlunun gerisinde İyon düzeninde próstilos tarzında tapılmış küçük tapınak Apollon heykelini kapsıyordu. Bu tapınağın yanında kutsal kuyu ve bir de defne ormancığı yer alıyordu. Sardes'teki Artemis tapınağı , son araştırmaların gösterdiği gibi, çeşitli zamanlarda yapılmış olup M. Ö. 3 üncü yüzyılın ilk yarısında bir çifte "templum in antis " şeklinde idi; sütunlar kare kaideler üzerinde duruyordu. 2 nci yüzyılın ilk yarısında ise buranın etrafı iki sütun ekseni genişliğinde bir sütun çemberiyle çevrilmiş, bu suretle tapınak bir psevdodipteros halini almıştır. Fakat ölçülerinin büyüklüğünden ötürü bu tapınak ta, Romalı'lar zamanında üzerinde çalışılmış olunmakla beraber, bitmemiş olarak kalmıştır. M. Ö. 2 nci yüzyıl ortalarına doğru ünlü mimar Hermogenes tarafından Menderes Magnesia'sında yapılmış olan Artemis tapınağı bir psevdodipteros olup cella ile sütun çemberi arasındaki bağlantılarının dakikliği ve oranlarının ahengiyle göze çarpmakta, aynı zamanda bu mimarın iç mekân problemleri üzerinde de durmuş olduğunu açığa vurmaktadır. Bu tapınakta kullanılan sütunların başlıkları düz hat şeklinde bir "kanalis" ile birleştirilmiş kıvrımlar ve Attika-îyon kaideleri kapsamaktadır. Saçaklıkta ise bir friz yer almaktadır. Korint düzenine gelince bu düzenin ancak meşgul olduğumuz dönemde başlı başına bir varlık haline geldiğini görürüz. Bu düzen birçok mimarlık unsurlarını İyon düzeninden almakla beraber her taraftan görülmeye elverişli akant (kenger) yapraklarıyla süslü sütun başlıkları ve konsollu kornişleriyle kendini belirtmektedir. En çok Suriye krallığında geliştirilmiş olduğu anlaşılan bu düzende yapılmış tapınaklar arasında Kilikya'da Olba'daki (Uzuncaburç) Zeus (M. ö. 3. yüzyıl) , Karya'da Lagina'daki Hekate (2 nci yüzyıl), ya da Atina'da Suriye kiralı Antiyohos IV tarafından M. Ö. 174 yılında büyük bir dípteros halinde yaptırılmaya başlanmış, fakat ancak imparator Hadrianus zamanında tamamlanabilmiş olan Zeus Olimpiyos tapınağı gösterilebilir. Aynı dönemde plâtform şeklinde yüksek kaideler üzerinde ekseri hallerde üç tarafı portiklerle çevrili anıtsal sunaklar da yapılmıştır ki, bunlara örnek olarak Priene'de Atena veya Magnesia'da Artemis tapınaklarının cepheleri önünde yer alan sunaklar gösterilebilir. Fakat bu çeşit sunakların en büyüğü kral Eumenes II tarafından Bergama'da başlı başına bir teras üzerinde yaptırılmış olan Zeus sunağıdır ki, bu sunağın kaidesini ya da iç kısımlarını süsleyen kabartmalardan aşağıda bahsolunacaktır. Bir dönemde birbirine merdivenlerle bağlanmış çeşitli teraslar üzerinde tapınak, sunak ve başka yapılardan ibaret külliyeler de yapılmıştır kî, bunların en tanınmışları arasında Rodos'ta Lindos akropolünün en yüksek yerinde iki teraslı olarak bina edilmiş olan Atena Lindia (3 üncü yüzyıl) veya Kos'ta (Istanköy) daha hafif meyilli bir arazide üç teras şeklinde yapılmış Asklepios külliyeleri (2 nci yüzyıl) gösterilebilir. http://www.goddess-athena.org/Museum/Temples/Lindia/index.htm Hellenizm dönemi şehir plânları hakkında esaslı bir fikir edinmek mümkün oluyor. Meselâ İskenderiye ve Antakya'da yapılan sondajlar bu şehirlerin daha önceleri Miletos (5 inci yüzyıl) ve Priene'de (4 üncü yüzyıl) uygulanmış olan Hippodamos sistemine göre düzenlenmiş olduklarını, dümdüz sokakların arasına, gerektiği zaman birçok adaları içine almak suretiyle, resmî meydanlar ve resmî binaların büyük bir ustalıkla yerleştirilmiş olduğunu açığa vurmuştur. Engebeli bir arazide kurulmuş bir şehre örnek olarak Bergama gösterilebilir ki bu şehirde düz inşa alanları elde etmek üzere yapılmış teraslar önemli bir yer almakta, bunların kuvvetli istinad duvarları ya da binalarıyle desteklendiği ve çeşitli yapılar yanında iki katlı stoa'larla teçhiz edildiği, aynı zamanda yayvan bir S şekli gösteren kaldırımlı bir ana yolla birbirine bağlandığı görülmektedir. Bergama'nın daha küçük bir örneğini Edremit körfezi ağzındaki Assos'ta ya da Aigai'da buluyoruz. Bütün bu şehirler o çağda büyük bir gelişim geçiren muhasara araçlarına dayanabilecek güçte ve tümüyle taştan yapılmış surlarla çevrilmişti. Bunlara bir örnek olarak Latmos (Bafa) gölünün kuzey-doğu köşesinde yer alan Herakleia surları gösterilebilir ki büyük bir kısmı ayakta duran bu surlar 6,5 km. uzunluğunda olup 65 kule ile güçlendirilmiş bulunmakta ve seğirdim yolunun önünde mazgallı bir siper duvarı yerine pencereli bir duvar (epalksis) kapsamaktadır . Sur bedeninin içinde üzerleri düz veya kemerli mekânlar (kazematlar) kapsayan bir suru Antalya bölgesinde Side liman şehrinde buluyoruz . Bu şehrin iki ana kapısının gerisinde birer avlu bulunmakta idi ki, bu avlulu şehir kapılarına M. Ö. 4 üncü yüzyıldan başlayarak Yunanistan'ın birçok şehirlerinde (meselâ Atina, Korint, Mantineia v.d.) ve Anadolu'da (meselâ Perge, Silyon, Priene, Assos, Bergama) rastlamak mümkün oluyor. Hellenistik dönem evlerine dair Priene ve Delos'ta kazılarak meydana çıkarılmış olan evler bir fikir vermektedir. Priene'de avlulu evler ön safta gelmekte, avluya açılan ve oradan hava ve ışık alan mekânlar arasında cephesinde ante'ler arasında iki sütun kapsayan bir ön mekâna (prostas) sahip megaron tarzında diğerlerinden daha büyük ve daha yüksek bir oda dikkati çekmektedir (prostas evi) . Fakat M. Ö. 3 üncü yüzyıldan başlayarak peristil'li evler de yapılmaktadır. Bunlar Delos'ta ön plânda gelmekte , bu evlerin bazılarında orta avlunun bir "pastas" ile birleştirildiği görülmektedir. Meşgul olduğumuz çağda İskenderiye, Antakya, Bergama ve Makedonya'da Pella ve Palatiça'da büyük saraylar yapılmış, bunlar havuzlar ve çeşitli pavyonlar kapsayan büyük parklarla çevrilmiştir. Bu saraylardan birçoğu bize kadar gelmemiştir. Bingazi dolaylarında Ptolemais şehrinde kazılmış olan saray iç avluları ve bunların etrafını Bu evler ve sarayların yanında resmî binalar için belirli tipler vücuda getirilmekte ve bunların bazı küçük değişikliklerle tekrarlandığı görülmektedir : Uç tarafı U şeklinde portiklerle, açık olan dördüncü tarafı ise şehrin ana caddesiyle sınırlanmış agora'lar, tek ya da çift katlı stoa'lar , kapalı küçük tiyatrolar şeklinde toplantı binaları (bulevterion, eklesiasterion) , limanlarla ilgili binalar ve çeşitli tesisler, fener kuleleri (bunların en ünlüsü İskenderiye feneri idi) , gençlerin idman yapmalarını ve tahsil görmelerini mümkün kılan gimnasyonlar, yarışmaların yapıldığı stadion'lar Hellenizm dönemi tiyatroları 4 üncü yüzyıl tiyatrolarının devamıdır. Bunlara bir örnek olarak iyi bir durumda zamanımıza kadar gelen Priene tiyatrosunu ele alacak olursak binanın seyirciler yeri (teatron), orkestra, yuvarlak meydanı ve skene (sahne) binası olmak üzere yine üç esas kısımdan meydana geldiğini görürüz. İlk zamanlar aktörler orkestra'da, proskenion'un önünde oynuyorlardı. Fakat M. Ö. 2 nci yüzyıl ortalarına doğru bunlar, bugün saptayamadığımız nedenlerden ötürü, zamanımızdaki sahnelerde olduğu gibi, proskenion'un üzerinde oynamağa başlamışlardır ki, bu durum sahne binasında bazı değişiklikler yapılmasını gerektirmiştir. Nitekim skenenin gerisine bir ikinci kat katılmış, bu suretle oyun için bir fon sağlanmıştır. Aynı hali başka birçok tiyatrolarda da görüyoruz. Hellenizm mimarlığında kralların türlü bayramlar ve şenlikler münasebetiyle geçici bir zaman için yaptırmış oldukları lüks binaları da anmak gerekir. İskender'in buyruğuyla Babil'de Makedonyalı'ların Pers kadınlarıyla evlenmeleri dolayısıyla birkaç gün içinde yapılan çadır bu hususta tipik bir örnek olarak gösterilebilir. Son derece süslü başka bir çadır Mısır'da Ptolemaios II tarafından bir şölen münasebetiyle yaptırılmıştı. Hellenizm dönemi yazarları Mısır krallarının Nil'de büyük sallar üzerinde yükselen köşklerini ya da Sirakuzai tiranı Hieron'un inşa ettirmiş olduğu hem yolcu, hem de yük taşıyan büyük bir gemiyi o dönem mimarlığının şaheserleri olarak göstermektedirler. Hellenistik mezar yapılarına bir göz gezdirecek olursak Makedonya, Trakya ve Teselya'da üzerleri tonoz kemerlerle örtülü bir mezar odası ve bazen zengin bir fasadla süslü bir önodadan ibaret tümülüs altı yapılarla karşılaşırız. Bunlar çok zengin eserler kapsamakta ve ölü ekseri hallerde kline şeklinde bir taş yatak üzerinde yatmaktadır. Tümülüs altı mezarların yanında kaya mezarları da geniş bir alana yayılmış bulunmaktadır. Bunlar arasında Anadolu'da Termessos'taki Alketas mezarı ya da Amasya'daki Pontos kıral mezarları gösterilebilir. Çeşitli plânlara sahip oda ve koridorlardan ibaret yeraltı mezar külliyeleri de revaçtadır. Bunlar arasında Fenike'de Sidon (Sayda) mezarları veya İskenderiye’deki katakomb'lar zikrolunabilir. Ölen ve tanrılaştırılan hükümdarlar için (meselâ Lisimahos, Selevkos I) yüksek kaide (podium) üzerinde tapınak şeklinde anıtsal mezarlar yapılmaktadır. Halikarnassos mausoleum'unun geleneğini sürdüren bir mezar anıtına Efesos yöresinde Belevi'de rastlanmıştır. Muhtemelen Suriye kiralı Antiyohos II için M. Ö. 246 yılında yapılmış, fakat bitmemiş olarak kalmış olan bu bina yüksek bir kaide (fakat içi boş) üzerinde etrafı Korint sütunlarıyla çevrili bir salon kapsamakta, kaidenin içine Makedonya tarzında üzeri tonoz kemerli iki mekândan ibaret ve kline şeklinde bir lahit kapsayan bir mezar ilâve edilmiş bulunmaktadır Binanın damı muhtemelen basamaklı bir piramid şeklinde düşünülmüştü. Ana metin: Ege ve Yunan Tarihi, Prof. Arif Müfid Mansel, Türk Tarih Kurumu Anadolu Helenistik Merkezlerinin Mimarisi MÖ 334'te Avrupa'dan Çanakkale'ye geçen İskender’in kurduğu, bir ucu Orta Asya'da olan imparatorluk onun ölümünden sonra parçalandı. Birçok bölgede idaresi Yunanlılar'ın elinde, fakat halkı Yunan olmayan, Yunan ve yerli kültür geleneklerini değişik oranlarda birleştiren yeni kültür ortamları ve bazen tamamlanmamış sentezler ortaya çıktı. Anadolu'da bu çağ sentezinin Yunanlı bileşeni daha kuvvetlidir. Bugünkü Türkiye topraklarında Helenistik kültürün en önemli merkezleri Batı Anadolu'da Efesos, Pergamon (Bergama) ve Hatay'da Antiocheia (Antakya) idi. Efesos, bütün Antik devir boyunca İyonya'nın en büyük merkezi olarak kalmıştır. Pergamon, Helenistik krallıklardan birinin başkentiydi. Antakya ise Selevkoslar Krallığı'nın önemli merkeziydi. Helenistik Çağ mimarisi, günümüze kadar yaşamış olan Anadolu yapılarında, oldukça yeterli şekilde temsil edilmektedir. Genellikle İyonya mimarisinin daha önceki çağda ortaya koyduğu özelliklerin devam ettiği söylenebilir. Efesos'ta ünlü Yunan Çağı tapınağının temelleri üzerine yapılan Artemis Tapınağı (Artemision) (MÖ 334-250); Miletos'un güneyinde Didima'da kâhinleri ve görkemli boyutlarıyla ünlü, bitmemiş Apollon Tapınağı (MÖ 4. yüzyıl) ve Pergamon'da Atina'nın Dorik yapılarının etkilerini gösteren Atena Tapınağı (MÖ 3. yüzyıl başı) klasik Yunan geleneğini sürdüren yapılardır. Herhalde Doğu etkilerinin yavaş yavaş yoğunlaşmasına bağlı olarak MÖ 2. yüzyılda daha pitoresk, akıl yerine hissi daha çok yeğleyen yeni bir mimari anlayış ortaya çıkar. Daha abartılmış oranlar ve boyutlar, derin ve çok kolonlu pronaoslar, daha zengin bir silme sistemi, daha yoğun bir süsleme eğilimi bu çağın yapılarında kendini belli eder. Bu çağ tapınaklarının ilgi çeken özelliklerinden biri naos etrafındaki revakların rahat bir saçak altı teşkil edecek şekilde genişletilmesidir (sahte-dipteros tapınaklar). Çift sıra kolon konulması gereken bir açıklığa tek kolon koyarak daha rahat bir mekân hissi yaratan bu düzenin yaratıcısının Hermogenes olduğu sanılmaktadır. Kendisi aynı zamanda İyonya'da kullanılagelen klasik mimari düzenlere ait detaylarda da bazı yenilikler ortaya koymuştur. Helenistik Çağ'ın mimari alana asıl katkısı Roma Çağı'nda kullanılacak olan birçok yapı tipinin bu sırada geliştirilmiş olmasıdır. Büyük bir çoğunluğu Batı Anadolu'nun eski merkezlerinde olan bu yapılar arasında, Pergamon şehrinde Kral II. Eumenes'in Anadolu'daki Galatlar üzerindeki zaferini kutlamak için yaptırdığı ünlü Zeus Sunağı (Altar), Miletos ve Priene gibi Helenistik kentlerde bulunan kent meclisleri (buleuterion) ve gimnazyum (MÖ 2. yüzyıl) gibi yapılar belirtilebilir. http://www.goddess-athena.org/Museum/Temples/Priene/Priene_Plan_cap.html Helenistik Çağ'da büyük sütunlu yollar, kent meydanlarını süsleyen iki katlı revaklar (stoa) -Miletos'taki 160 metre boyundaydı- aksiyal kompozisyonlar, anıtsal merdivenler gibi, sonradan Roma Çağı'nda anıtsal mimarinin sözlüğünde önemli yer tutacak olan biçimler gelişmiştir. Genellikle Yunan mimarisinin yabancı etkiler altında ve artık bir kent toplumunun değil, fakat krallık ve imparatorlukların ekonomik ve kültürel ortamında gelişen yeni bir aşaması olan bu mimarinin yanı sıra, Anadolu'nun Batılı merkezlerle ilgisi daha az olan bölgelerinde, eski Yakındoğu uygarlık merkezlerindeki geleneklerden etkilenen yaratmalar da olmuştur. Bunlar içinde Adıyaman civarında Nemrut Dağı üzerinde Kommagene Kralı I. Antiokos'un büyük mezar anıtı, tasarımı bakımından yabancı geleneklerle karışan Yunan sanatının Anadolu topraklarındaki ilginç bir uygulamasıdır (MÖ 1. yüzyıl). Antiokos'un büyük mezar anıtını süsleyen kral ve tanrıların kolosal statülerinde, Batı'daki hareketli ifadeciliğin unutulduğu eski Mısır ve Iran heykelinin statik havası görülür. Çağlar Boyunca Türkiye Sanatının Ana Hatları Anadolu/ Yunan ve Roma Çağı Sanatı, Doğan Kuban , Remzi
Bulunduğumuz coğrafyayı temel alan, Avrupa ve Asya'nın tarihini olgusal boyutta göstermeyi amaçlayan bir blog.
Türk minyatür sanatı 16. yüzyılın ikinci yarısında tüm yabancı etkilerden arınmış olarak karşımıza çıkar. Klasik Dönem olarak adlandırılan bu yılların sanat hamisi Sultan 2.Selim (1566- 1574) ve 3.Murad ‘dır (1574- 1595). Özellikle 3.Murad Güzel Sanatlara, edebiyat ve kitap sanatına düşkünlüğü ile tanınır. Bu sultanların himayesinde Türk kitap sanatının ve minyatürünün en önemli örnekleri verilmiştir. Bu dönem Türk minyatürü, çağdaşı diğer Islam minyatür okullarından birçok ayrıcalıklara sahiptir. Bunlar konu ve üslup olarak iki ana grupta toplanabilir. Resimlendirilen eserler arasında kudretli ve disiplinli imparatorluk ordusunun zaferlerini, padişahın adaletini, çeşitli sosyal faaliyetleri, padişahın avlanmadaki hünerlerini, o yıllar için önemli bazı olayları konu alan Şahnâme türü eserler başta geliyordu. Genellikle manzum ve sultanların başarılarına yönelik Şahnâme türü eserlerden başka, önemli seferleri konu alan tarihsel yazmalarda da tüm olaylar, resimlerle belgeleniyordu. Klasik dönem sanatçıları yeni olan bu tür konuları kendilerine özgü gerçekçi bir görüşle ele aldılar. Tarihi gerçeği yakalamak amacıyla belgesel resimlemeye yöneldiler. Topografik anlayışla ve gerçekçi bir yaklaşımla ele alınan kale kuşatmaları, Osmanlı ordusunun yürüyüşleri, çeşitli törenleri konu alan tasvirler, padişah portreleri ve olayları olduğu gibi gösterme eğilimi Türk kitap resminin en önemli özellikleridir. Bu tür konulara ve resimleme biçimine diğer İslam okullarında rastlanmaz. Konular ve bu konuların ele alınışı kadar doğanın resmedilişi de çağdaş Islam okullarından farklıdır. Osmanlı resminde doğa, olay kahramanlarını kavrayan basit bir fondan ibarettir. Genellikle bir iki tepe veya dümdüz ovalar halinde uzanır. Bazen birkaç ağaçla renklendirilir. Doğanın renklendirilmesinde de göz alıcı renklerden kaçınılır. Osmanlı nakkaşları bu dönemde sadece konu ile ilgili olduğu zaman, bölgenin belirli özelliklerini yansıtan bir yaklaşımla ırmakları , köprüleri, kaleleri, ağaçları resmeder. Mimari görüntüler de tamamen gerçekçi bir yaklaşımla resmedilir. Binalar, kentler genellikle hayali olmaktan uzaktır. Klasik Osmanlı mimarisinin sadeliği, sarayların, anıtların kurşun kaplı kubbelerinin griliği, Türk minyatürüne ölçülü bir süsleme ve gümüş yaldızla yansır. Bu tasvirler çoğu kez belirli bir yapının devrindeki durumunu belirtecek niteliktedir. Bu dönem Türk minyatürü renk kompozisyonu bakımından da ayrıcalıklara sahiptir. Renk tonlarına fazla yer verilmez. Gölgelenmeden, karıştırılmadan kullanılan saf renkler Türk minyatürüne farklı bir görünüm kazandırır. Leylak, açık pembe, açık eflatun veya açık yeşil renkte boyalı alabildiğine uzanan ovalar aynı tonda boyalı kalelerle bütünleşir. Mimari ve doğada kullanılan pastel renklere karşı, turuncu ve kırmızı renklerin egemen olduğu görkemli çadır ve otağlar, aynı renklerin çoğunlukta olduğu giysileriyle kişiler resimlerde kuvvetle belirirler. Klasik okulun ilk ve en önemli yapıtlarından birisi Kanuni Sultan Süleyman’ın son Macaristan seferini, Sigetvar’da ölümünü ve yeni Sultan 2.Selim’in saltanatının ilk yıllarındaki olayları konu alan Nüzhet (el-esrar) el-ahbar der sefer-i Sigetvar) adlı eserdir (Topkapı Sarayı Müzesi Ktp. H. 1339). Devrin ünlü vak’anüvislerinden Ahmet Feridun Paşa tarafından yazılmıştır. 976/1568-69 tarihli olan eserde 20 minyatür vardır. Ordunun Macaristan’a doğru ilerleyişi, Sultan Süleyman’ın elçi kabulü, Sigetvar kalesinin kuşatılması, yeni sultanın tahta çıkışı ve elçi kabullerini konu alan resimler, Klasik dönem Türk minyatürünün tüm özelliklerinin görüldüğü ilk resimlerdir. Bu tasvirlere genellikle düz çizgiler egemendir. Çevre figür ilişkisi, tarihsel kişilerin tasvirlerinin portre özelliği taşıması sanatçının konuyu gerçekçi bir yaklaşımla ele aldığını gösterir. Türk minyatürünün,Timurlu ve Safevi minyatür okullarının etkisiyle, bir önceki dönemde sık sık rastlanan çeşitli bitkiler, dereler, çiçeklerle süslü, özenle işlenmiş doğa tasvirlerine bu resimlerde rastlanmaz. Bu eserde doğa, konuyu etkilemeyecek, dümdüz bir fondan ibarettir. Eserin resimlerinin Klasik dönem Türk minyatürüne yön verdiği, damgasını vurduğu anlaşılan ünlü sanatçı Osman’ın elinden çıkmış olduğu anlaşılmaktadır. Nakkaş Osman’ın Klasik dönem Türk minyatüründeki etkinliği tartışılmayacak ölçüdedir. Bu dönemin hemen hemen tüm eserlerinde çalıştığı bilinmektedir. Nereli olduğu ve saray atölyelerine giriş tarihi bilinmeyen sanatçının 16. yüzyıl sonlarına kadar faaliyette olduğu eserlerinden ve arşiv belgelerinden anlaşılır. Türk minyatürünün sevilen konularında olan portre bu dönemde de önemli bir yer tutar. Sinan Bey ile başlayan ve Nigari ile devam eden portre ressamlığı, Sultan 3.Murad döneminde ciddi bir biçimde ele alınmıştır. Bu dönemin şahn Seyyit Lokman ve Nakkaş Osman’ın iş birliğiyle hazırlanan Şamailname veya Kıyafet el-Insaniye fi Şemail el-Osmaniye adlı eserde Osman Gazi’den 3. Murad’a kadar olan 12 Osmanlı padişahının portreleri yer alır. 1579 yılında tamamlanan bu eserde Seyid Lokman portrelerin nasıl yapıldığı hakkında bilgi verir. Lokman ve Osman’ın araştırmaları sonucunda birçok padişahın portrelerinin bulunduğu, olmayanların da Vezir-i azam Sokollu Mehmed Paşa’nın yardımlarıyla dışarıdan (Avrupa’dan) getirildiği anlaşılmaktadır. Lokman ayrıca yazılı kaynaklardan da geçmişteki sultanların giyimlerini karakter ve fizyonomik özelliklerini etüt etmiştir. Titiz çalışmalardan sonra eser yazılmış ve Nakkaş Osman da sultanların portrelerini yapmıştır. Osman, bütün bu araştırmalara rağmen satıh sanatı kurallarına bağlı kalmıştır. Padişahlar 4/3 profilden, törelere göre bağdaş kurmuş veya diz çökmüş otururken tasvir etmiştir. Kıyafetler, özellikle sarıklar ve fizyonomik özellikler mümkün olduğu kadar gerçeklere uygun olarak yapılmıştır. Osman’ın portreleri çağdaşı ve daha sonraki sanatçıların eserlerine örnek olmuş ve bu eserin çeşitli kopyaları hazırlanmıştır. Elimizdeki çeşitli nüshalar içinde orijinal olanların Topkapı Sarayı Müzesi (H. 1563) ve İstanbul Üniversitesi Kütüphanesindeki nüsha olduğu sanılmaktadır (T. 6087) Sultan 2. Selim döneminde Saray Şahnameciliğine atanan Seyid Lokman Farsça ve Türkçe birçok Şahname yazmış ve bu eserler devrin ünlü sanatçısı Nakkaş Osman’ın başkanlığında kurulan sanatçı ekipleri tarafından resimlendirilmiştir. Lokman’ın Farsça Şahnamelerinin ilki 1579 tarihlidir. Yazar bu Şahnamesinde Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatının son yıllarını, Sigetvar seferini ve ölümünü anlatır (Dublin, Chester Beatiy Library 413). Eser Farsça ve manzum olarak yazılmıştır. İçindeki 25 minyatür Nakkaş Osman’ın üslup özelliklerini yansıtır. Lokman’ın ikinci Farsça Şahn Sultan 2.Selim’in saltanat yıllarını (1566 - 1574) içeren Şahn Selim Han adli eseridir (Topkapı Sarayı Tkp. A. 3595). Eserin kolofonunda 988 (1581) tarihi vardır. Bazı yaprakları kaybolmuştur. Bunların arasında minyatürlü yapraklar da vardır. Eserde bulunan 43 minyatür Nakkaş Osman ve yardımcısı Ali tarafından yapılmıştır. Bu dönemin diğer eserlerinde olduğu gibi tam sayfa ölçüsünde ve genellikle karşılıklı yapraklar üzerine yapılan resimler Osman’a özgü renk kompozisyonları ve anlatım biçimleriyle dikkati çeker. Tahta çıkış, elçi kabulü gibi saray törenlerini ayrıntılı olarak gösteren resimlerin yanı sıra, o dönemin kara ve deniz savaşlarının tasvirleri de yer alır. Ayrıca bir köprünün inşaası, Edirne’deki ünlü Selimiye Camii’nin tamamlanışı, Kabe’nin onarımı ve genişletilmesi, Mısır’dan getirilen bir su aygırının başının veya Habeşistan’ dan gelen gergedanın başkentlilere teşhiri sanatçılara konu olmuştur. Nakkaş Osman gerek bu eserde, gerekse diğer Şahnâme tasvirlerde seferler, savaşlarla ilgili konularda kıyasıya savaş anlarını canlandırmaktan çok fethedilen yeri çevresiyle birlikte sukünet içinde göstermekten hoşlanmıştır. Topografik bir anlayışla ve belgelere dayanarak yapıldığı anlaşılan bu geniş görüş açılı tasvirlerde Osmanlı askerleri (yeniçeriler) sukünet içinde gösterilirler. Sanatçının amacı fethedilen yerin önemini belirtmek olduğu kadar, padişah ve ordusunun kudretini vurgulamaktadır. ( Döneme ilişkin bir roman: Benim Adım Kırmızı- Orhan Pamuk) Seyit Lokman’ın son Farsça Şahnamesi Sultan 3.Murad’ın tahta çıkışından, yani 1574’ den 1581 yılına kadar olan dönemi kapsar (Istanbul Universite Kütüphanesi F. 1404). Şehinşahname adlı bu eserde devrin üslubunda 58 minyatür vardır. Eser Nakkaş Osman’ın başında bulunduğu bir ekip tarafından resimlendirilmiştir. Çeşitli törenler, Osmanlı ordusunun Doğu’da kazandığı zaferler armağan takdimleri, sarayda inşa edilen bir köşk gibi o dönemin önemli olayları resimlerle belgelenmiştir. Lokman’ın son Farsça Şahn Sultan 3.Murad’ın saltanatının 1581-1588 yılları arasındaki olayları kapsar. Bu eser Şehinşahnâme’nin ikinci cildidir (Topkapı Sarayı Müzesi Ktp. B. 200) . Eserin yazılması temize çekilip resimlenmesi oldukça uzun sürmüştür. Yazılması 1592’de tamamlanan bu Şahnâme temize çekilip resimlenmesi 1006 (1597) yılında gerçekleşebilmiştir. Eser Sultan 3.Murad öldüğü için yeni Sultana, 3.Mehmed’e sunulmuştur. Seyit Lokman ve Nakkaş Osman işbirliğinin, geleneksel Farsça Şahnâme türünün son örneği olan bu eserde 95 minyatür vardır. Çok sayıda figürün yer aldığı savaşlar, ordu yürüyüşleri, kale onarımları, saray seremonileri ve 1581 yılındaki sünnet düğünü vs. gibi konuları tasvir eder. Klasik döneme özgü olayları bağlantılı koşullarıyla anlatma eğilimi çok sayıda figürün yer aldığı geniş görüş açılı kompozisyonlar, bu resimlerde en gelişmiş biçimiyle karşımıza çıkar. Eserin resimleri işçilik bakımından çok özenli olmamakla beraber, anlatım ve kompozisyon aşaması bakımından Türk minyatürünün başyapıtları arasıda yer alacak değerdedir. Hünername Seyid Lokman’ın Türkçe eserlerinin arasında en ünlüsü, 2 cilt halinde yazdığı Hünername Eserin 1. cildinde Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’den başlayarak Yavuz Sultan Selim dahil 9 Osmanlı padişahının hünerleri, adaletleri anlatılır (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi H. 1523]. Eser 992 (1584) tarihlidir. Tam sayfa ölçüsünde ve bazıları karşılıklı yapraklar üzerine yapılmış 42 minyatürü vardır. Bu eserle ilgili bir belgeden resimleri yapan sanatçıların adları ve kaçar resim yaptıkları ögrenilmiştir. Sanatçıların başında Osman bulunmaktadır. Onun yanı sıra Ali, Mehmed Bey, Veli Can, Molla Tiflisi ve Mehmed Bursavi adlı nakkaşlar da çalışmışlardır. Resimlendirilen konular arasında tahta çıkış törenleri çoğunluktadır. Bu resimler törenin ciddiyet ve ağırlığını verecek tarzda yapılmıştır.Her şeyin hâkimi olan hükümdar. Kompozisyonun merkezini oluşturur. Ona bağlılığını belirtmek için sıralanan devlet adamları, dimdik ve hareketsiz olarak sahnede yerlerini alırlar. Eserin resimlerinden bir kısmını belgesel tasvirler oluşturur. Sultanın yaşadığı Topkapı Sarayı, o dönemin İstanbul'undan bu tür tasvirler arasında dikkati çeker. Hünernümenin 2. cildi Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 yıllık saltanat dönemine ayrılmıştır. Eser sultanın tahta çıkışından ölümüne dek geçen olayları, Sultanın avlanmadaki hünerlerini ve adaletini konu alan 65 minyatüre sahiptir (Topkapı Sarayı Müzesi Ktp. H. 1524). Müsveddelerinden 1588 yılında tamamlandığı anlaşılan bu eserin resimleri, başlarında Nakkaş Osman’ın bulunduğu bir ekip tarafından yapılmıştır. Türk minyatürünün başyapıtları arasında yer alan minyatürlerin önemli bir kısmı sultanın Doğu ve Batı’daki seferlerine, zaferlerine ayrılmıştır. Seyid Lokman’ın resimlendirilen Türkçe eserlerinden birisi de Zubdet el Tevarih’ dir. Dünya tarihi niteliğini taşıyan eser, Adem'den başlayarak bütün peygamberleri; Hz. Muhammed’i, halifeleri, İslam tarihinin ana noktalarını ve Osmanlı tarihini anlatır. Eserde adı geçen bütün peygamberlerin ve tarihteki ünlü kişilerin şecereleri verilir. Lokman’ın bu eserinin minyatürlü üç nüshası hazırlanmıştır. 991 (1583) tarihli olanı Sultan 3.Murad’a sunulmuştur (TİEM 1973). Osmanlı Sarayı’nda hazırlanan minyatürlü yazmalar arasında ender rastlanan büyük boyutlu örneklerdendir (64,7 X 41.5 cm)Yazmadaki 40 minyatürün büyük bir çoğunluğu tam sayfa ölçüsündedir. Minyatürlerin çoğu peygamberlerle ilgili olayları tasvir eder. Diğerleri Halife ve Imamların ve Osmanlı sultanlarının portreleridir. Büyük bir özenle hazırlanan bu nüsha ile ilgili bir belge (Başbakanlık Arşivi Kepeci Tasnifi 242) çalışan tüm sanatçıların adlarını vermektedir. Eserde 13 nakkaş. 6 hattat, 4 ciltçi ve 7 yardımcının çalıştığı anlaşılır. Bu belgeden Nakkaş Osman’ın eserin hazırlanmasında önemli rol oynadığı anlaşılır. Diğer nakkaşlar arasında Lütfü Abdullah, Ali ve Mehmed adlı üç sanatçının adları vardır. Zübdet-üt Tevarih’in minyatürlenmiş diğer iki nüshası daha vardır. Bunlardan birisi 1583 yılında darüssade ağası Mehmed Ağa’ya sunulmuştur (Dublin, Chester Beatty Lib. 414). Diğer nüsha Vezir-i azam Siyavuş Paşa’ya sunulmuştur, 1586 tarihlidir (Topkapı Sarayı Ktp. H. 1321). Bütün bu eserlerde dinsel olaylar, mucizeler günlük yaşamın bir parçasıymışcasına tasvir edilmişlerdir. http://www.discoverislamicart.org/database_item.php?id=object;ISL;tr;Mus01;35;tr Klasik dönemde Osmanlı Sarayı’nda resimlendirilen diğer eserler de genellikle tarihi konuludur. Gelibolulu Mustafa Ali tarafından yazılan Nusretnâme adlı eserde Gürcistan, Azerbeycan ve Şirvan’ın fethine tayin olunan Lala Mustafa Paşa’nın 1578-80 yılları arasında yaptığı Doğu seferi anlatılır. Eserin 992 (1584) yılında hazırlanmış resimli nüshası Sultan 3. Murad’a sunulmuştur (Topkapı Sarayı Müzesi Ktp. H. 1365) . Ferhat Paşa’nın 1588 yılındaki Azerbeycan seferini konu alan Kitab-ı Gencine-i Feth-i Gence adlı eserin 998 (1590) tarihli minyatürlü nüshası da bu dönemin tarihsel konulu eserlerindendir (Topkapı Sarayı Müzesi Ktp. R. 1296). Diğer tarihsel konulu eserler arasında Asafi Paşanın Şecaatname adlı eserinin 994 (1586) tarihli, 77 minyatürlü nüshası (Istanbul Universitesi Kütüphanesi T. 6043), Rumüzt tarafından yazılan Sinan Paşa’nın Yemen ve Tunus fethini konu alan Tarih-i Feth-i Yemen adlı eserin 1002 (1594) tarihli ve 104 minyatürlü nüshası (Istanbul Universitesi Kütüphanesi T.6045) yer alır. Surnâme Klasik dönem Osmanlı minyatür sanatının en önemli yapıtlarından birisi Surnâme’dir (Topkapı Sarayı Müzesi Ktp. H. 1344). Eserin konusu Sultan 3. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed’in sünneti için düzenlettiği görkemli düğündür. İmparatorluğun kudretini dünya ülkelerine göstermek amacına yönelik olan bu düğün için, yabancı ülkelerin temsilcileri davet edildi. Sultan 3. Murat Sultanahmed Meydanı’nda düzenlenen gösterileri İbrahim Paşa Sarayı’ndan izledi. Davetliler ise özel olarak yapılan localardan izlediler. 52 gün ve gece süren şenlik sırasında Istanbul’daki tüm esnaf loncaları hünerlerini göstererek meydandan ve sultanın önünden geçtiler. Ulemadan çengilere, camcılardan, okçulara, kumaşçılardan kebapçılara, dilencilere kadar toplumun her kesimi bu gösterilerde yer aldı. Düğünü konu alan Surnâme adlı eserin resimli nüshası Sultan Murad için, olasılıkla 1582 yılı sonlarına doğru hazırlandı. Başı ve sonu eksik, aralarından bazı yaprakları kaybolmuş olarak günümüze gelen eserde resimlerin Nakkaş Osman’ın yönetimindeki sanatkâr ekibi tarafından yapıldığı ve Osman’ın düğünü çift sayfalık 250 kompozisyonla anlattığı kayıtlıdır. Bu tür bir olayın resimlenmesi Osmanlı sanatçılarına yeni olanaklar sağlamıştır. Osman, esnaf loncalarının geçişini, diğer eğlenceleri meydan ve seyirci localarının, Ibrahim Paşa Sarayı’nın değişmeyen görüntüsü içine yerleştirdi. Bu şekilde çevrenin değişmeyen öğeleri içinde geçide katılanlar ayrı bir değer kazandı ve eserin bir film şeridi gibi izlenmesini sağladı. Surname resimleri 16. yüzyıl ikinci yarısı İstanbul yaşamını, esnaf loncalarını günümüze getiren önemli belgeler olarak büyük bir değer taşımaktadır. http://www.discoverislamicart.org/database_item.php?id=object;ISL;tr;Mus01_A;49;tr Siyer-i Nebi Sultan 3. Murad, saltanatının sonlarına doğru Hz. Muhammed’in yaşamını konu alan Siyer-i Nebi adlı eserin resimlenmesini emretti. Orjinali 14. yüzyılda Erzurumlu Darir tarafından arı bir Türkçe ile yazılmıştı. Eserin resimli nüshası 6 cilt halinde hazırlandı. Bu ciltlerden birinci, ikinci ve altıncı ciltler Topkapı Sarayı’ndadır (H 1221, 1222, 1223), Üçüncü cilt New York Spencer koleksiyonunda, dördüncü cilt Dublin Chester Beatty Kütüphanesi’ndedir(No. 419). Beşinci cildi kayıptır. Saray Arşivi’nde eser için yapılan masrafları gösteren bir belgeden toplam 814 minyatür bulunduğu anlaşılır. Peygamberin tüm yaşam öyküsünün resimlerle anlatımı ilk ve son kez bu eserle gerçekleşmiştir. Bu konu daha önce Moğollar ve Timurlular döneminde Peygamberler tarihi ve Miraçı resimlenmiş, ancak Peygamberin yaşamını bu denli büyük ölçüde resimlerle anlatan bir eserin yapılması din ve dünya işlerini şahıslarında toplayan Osmanlı padişahları tarafından gerçekleştirilebildi. Eserin minyatürlerini yapan sanatçı ekibinin davranışı tarihsel konulu yazmalardan kısmen farklıdır. Siyer-i Nebi resimleri az sayıda figürlerin yer aldığı sade kuruluşlar, tarihsel konulu eserlerden farklı renk kompozisyonlarıyla dikkati çeker. Resim sayısının çokluğu sanatçıları zaman zaman yeknesaklığa, tekrarlara yönelttiği izlenir. Fakat Hz. Muhammed’in yaşamının önemli dönemleri büyük bir duyarlılık ve özenle resmedilmiştir. Çok sayıda resmin bulunduğu eserin tamamlanması Sultan 3.Mehmed’in saltanat yıllarına rastlar. Resimler tarihsel konulu eserlerdeki tasvirlerden çok farklı olmamakla beraber yeni sanatçıların ön plana geçmesine neden olmuştur. http://www.discoverislamicart.org/database_item.php?id=object;ISL;tr;Mus01;30;tr Filiz Çağman, Anadolu'da Türk Minyatürü, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, Görsel Yayınlar ı
-Hoş gelmişsin Dide kız. Hoşluk getirmişsin. Lakin ben... ' Ona odaklanmış elalardan mahcubiyetle kaçışmıştı. Toprakla uğraşmaktan nasırlaşmış avuçları sımsıkı...
Açık Öğretim Lisesi 2023 2024/ 2. dönem kayıtlarını kaçıran arkadaşlar ve bu sınav için hangi derslere hangi kitaplara çalışacağım diyen arkadaşlar bu video ...
Uzun zamandan beri ekranlardan uzak kalan Gamze Özçelik, yeni bir dönem dizisiyle ekranlara gelmeye hazırlanıyor. Yapılan son açıklamalara göre TRT 1’de yayınlanacak olan yeni dizi için Gamze Özçelik şimdiden hazırlıklara başlamış durumda. Uzun Zamandan Beri Sessizdi Yaşadığı kötü dönemlerin ardından uzun süreden beri sessiz kalmayı tercih eden Gamze Özçelik, Afrika bölgesine yönelik sosyal sorumluluk projeleriyle […]
Geç Osmanlı Dönemine ait mimari yapıların planları.
Bu sayfamızda ilkokul öğrencileri için 1. dönem sonu öğretmen karne görüşlerini bulabilir ve inceleyebilirsiniz.
Klasik Dönem Sokrates ’i, kendinden öncekilerle ayıran neydi? Sokrates, toplumsal değişimin gereği ol...
Nüfus ve Vatandaşlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, çipli kimlik kartlarıyla ilgili yeni bir uygulamanın startını verdi.
EMEKLİYE YENİ ÖDEME! Karar Açıklandı 12.000 TL’ye Ek 8000 TL İlave Ödeme..İşte ayrıntılar!..Haberin devamını görmek ve ayrıntıları okumak için görsele Do/ku.nun
Tapınaklarda plan ve mimari düzenlerin oluşması Önceleri kült ile ilgili işlemler için sınırlanmış bir alan içinde bir sunak yeterliydi, ancak sonraları insan görünümündeki tanrı heykellerine bir ev naos inşa etmek isteği ile tapınak yapıları kurulmaya başlamıştır. Eski Yunan tapınağının kökeninde Miken evi “Megaron” vardır. Bir Megaron, ön cephede bir giriş bölümü bulunan dar dikdörtgen bir odadan oluşmaktadır. Megaron planında ve ön giriş bölümünün yan duvarlarını sınırlandıran ante‘ler arasında 2 sütunun durduğu tapınaklar “templum in antis” adı ile tanımlanır. Tapınakta tanrı heykelinin durduğu kutsal mekân naos ya da cella‘nın çevresinde sıralanan sütun dizilerine göre çeşitli planlar ortaya konmuştur. Cella(çella)’nın önünde bir sıra sütun prostylos, bu sütun dizisi arka cephe önünde de yer alırsa amfiprostylos planı belirler. Cella’nın dört yanının bir sıra sütun dizisi ile çevrelendiği plan peripteros ‘dur. Sütun dizisi iki sıra olursa dipteros adını alır, Bazı tapınaklarda dipteros plandaki iç sütun sırası kaldırılmış ve görünüşte dipteros anlamında pseudo dipteros ortaya çıkmıştır. Cella duvarına yarım sütunların yerleştirilmesi ile peripteros görünümü kazanmış tapınaklar ise pseudo peripteros’lardır ve bu plan daha çok Roma dönemi tapınaklarında uygulanmıştır. Yuvarlak planda tapınaklar tholos gerek Yunan gerekse Roma dönemi yapıları arasında görülür. Roma dönemi yuvarlak planlı tapınakları daha küçük ölçüde yapılmıştır. Cella’nın önünde girişmek ronaos, Cella’nın arkasında ise opistodomos bulunur M.Ö. 7.yüzyıldan ileriye doğru tapınak mimarisinde tahta ve kerpiç yapı malzemesi yerini taşa bırakmış, belirli biçim ve oranlar sistemi özellikle yapıların dış görünüşle etkili olmuştur. Dor Düzeninden Korintos Düzenine Kıta Yunanistanında Dor, Ege Denizinin doğu kıyılarında (Anadolu) İyon üsluplarıyla, mimarî düzenler, arkaik dönemdeki tapınaklarla ortaya çıkmış ve kalıcılıkları sayesinde Yunan mimarîsinin tasarım veya yapı tekniği konusundaki sürekliliğini sağlamıştır. Mikenai uygarlığının anî çöküşünü izleyen yaklaşık üç yüzyıllık sürede sanat alanında belli bir tıkanıklık yaşanırsa da, yapılan kazılarda bu dönemin sonuna tarihlenen tapınak kalıntılarına rastlanmıştır. At nalı biçimli bir plana göre dolma toprak üstünde yükselen, ahşap ve güneşte kurutulmuş tuğla duvarları olan, çatısı ot ve samanla örtülü bu binalar Tunç Çağının bazı konutlarını hatırlatır. Eretria ve Termos'taki arkaik tapınaklarda veya başka ibadet yerlerinin yanı başında bu tip bina kalıntılarına rastlandı. Tapınaklara sunulan adaklar olarak kabul edilen kilden minyatür evcikler bu ilkel tapınaklar tablosunu tamamlar. Kimi zaman, tapınılan bir heykelin barındığı tek bir oda, fazla derin olmayan sütunlu bir girişi örten sundurma, yuvarlak sırtlı bir çatı, geometrik motiflerle süslü dış duvarlar göze çarpar. Dor düzeni. Daha sonraki arkaik tapınaklarda, ahşap yerini yavaş yavaş taşa bırakır. İlk yapılardaki bazı ayrıntılar aynen tekrarlanır. Yunanistan'ın kuzeybatısında. Telos'taki yapılar. Tunç Çağı'nın sonunda daracık ön girişten VI.yy'da her ucunda bir sundurmayla kapanan ve sütunlu bir iç avluyla kuşatılan uzun dikdörtgen biçiminde bir yapıya dönüşen Dor tapınağının evrimine tanıklık eder. Dor tapınak modelinde kiremit çatı örtüsü, boyanmış pişmiş topraktan yağmur olukları, çatı mertekleri arasına yerleştirilmiş olması gereken metopeler (boyalı panolar), bunlar arasında sıra sütuna dayanan bir baştan başa (yatay kiriş) oturan metopeler çatı merteklerinin üçüzyivlerle (pişmiş toprak panolar) kaplı sivri uçları belli başlı karakteristik özelliklerdir, üçüzyivlerin ve metopelerin frizi Dor düzeninin değişmez bir öğesi olacaktır. Olimpia'da 600'e doğru İnşa edilen Hera Tapınağı’nın ahşap sütunları, taş sütunlarla değiştirildiğinde, olasılıkla bu sütunlar adak yerine geçiyordu. Sütun ve sütun başlıklarındaki çeşitlilik Dor düzeninin evrimine bir hareket kazandırır, ilk sütunlar, ağır ve şişkin yuvarlaklığı geniş ve basık sütun başlıkları ile dikkat çeker. Sonradan, V. ve IV. yy'larda sütun incelir ve daha düz hatlara kavuşur. Bu arada, sütun başlıkları küçülür ve çizgileri daha köşeli hale gelir. Sütunlar kireçtaşı bloklarından yapılmış ve yapıyı yerden iki basamak yükselten bir taban üstünde yükselir, iki kat kalınlıkta kalker bloklarından oluşan alt oturmalık üstünde, güneşte kurutulmuş tuğladan yapılmış ve iç taraftan filayaklarıyla güçlendirilmiş naos'un (kutsal varlığın heykelinin korunduğu ve Roma'da cella adını alacak olan oda) duvarları yükselir. Binanın köşelerini oluşturan ayaklar ve kapılar ahşapla kaplıdır. Sütun ve sütun başlıkları pişmiş toprak kiremitten bir çatıyla örtülü ahşap ve tuğla yapıları taşır. Doğu'daki alınlık tablası üstünde renkli geometrik motiflerle süslü, pişmiş topraktan heybetli bir akrotera (alınlık çıkıntısı) yükselir. Yaklaşık 650 - 490 arasında, arkaik dönem boyunca biçimsel zorlamalara boyun eğmekle birlikte. Dor tapınak planında (naos eşiği, naosa giden sütunlu giriş ve tapınağın arkasında kapalı bir alan, hepsinin etrafını kuşatan, iki uçta altı,yanlarda on üç sütunlu bir iç avlu) çok sayıda istisnaî durumlar da vardır. Buna karşılık, cephede. Dor düzenini oluşturan öğelerde genel profile ve oranlara ilişkin çok küçük farklılıklar gözlenmiştir. Arkaik dönemde damdaki oluklar ve kiremitler pişmiş topraktan yapılırken, temeller, basamaklar, duvarlar, sütunlar ve Dor saçaklık (baştaban, üçüzyiv ve metope frizi, korniş) çoğu zaman kireçtaşındandır. Arkaik tapınakların alınlık tablalarında, genellikle savaş sahneleri ve küçük kutsal figürlerin canlandırıldığı canlı renklere boyanmış yüksek kabartma heykellerde de aynı malzeme kullanılmıştır. Metopelerse, Herakles'in işleri veya Lapites ile Kentauroslar'ın döğüşü gibi mitolojiden sahnelerle süslüdür. MÖ 500'e doğru, Aigina Adasında inşa edilen tanrıça Afaia Tapınağı, dıştaki sıra sütunlardan daha yüksek iki kat iç sütun üstüne kurulmuş bir yapı örneğidir. Çiçek motifli alınlık çıkıntısı ve alınlıktaki heykeller. VI. yy'dan itibaren kullanılmaya başlanan mermerden oyulmuştur. İyon düzeni.Dor düzeni, Kıta Yunanistanı'nda kendini kabul ettirirken, Ege Denizinin doğu kıyısındaki İyon kolonilerinde, Mısır ve Ortadoğu mimarisinden esinlenen bir sütun ve çok farklı bir saçaklık sistemi doğar. Kesin çizgili bir taban üstüne oturan iyon sütunu daha yüksek, daha ince ve kıvrımlı bir sütunbaşlığıyla süslüdür. Anadolu'daki tapınakların saçaklığı görece daha alçaktır ve bir baştabandan, yumurta biçimi bezemelerle süslü silmelerden ve bir kornişten oluşur; ama üstü heykellerle süslü friz yoktur. Samos, Efes ve Didimdeki VI. yy'dan kalma iyon tapınakları görülmemiş boyutlardadır (55 m'ye 112 m). Çift sıra sütunla sarılan uzun ve dor naoslar sık sütunlu derin sundurmalarla süslenmiştir. Batı’daki Yunan kolonilerinde. Güney İtalya ve Sicilya'da (Büyük Yunanistan'ı oluştururlar), binaların çoğunda Dor düzeni benimsenir. Tapınakların saçaklıkları kimi zaman dekoratif silmelerle yükseltilmiş, korniş ve dere olukları canlı renklere boyanmış pişmiş topraktandır. Binalar tamamen kireçtaşından inşa edilmiştir ve üstü beyaz yalancı mermerlerle kaplıdır. Kornişler, üçüzyivler ve silmelerse çoğu zaman kırmızıya veya maviye boyanmıştır. Poseidonia, Selinonte, Siracusa, Agrigento ve Metoponte gibi zengin şehirler, geleneksel kamu binalarının yanı sıra kimi zaman düzgün biçimde sıralanmış altı ana tapınağa sahiptir. Axis Yunan Tapınağı: M.Ö. 600 yılından önce tapınağın biçimi belirlenmiştir. Çevresinde sütunlar yer alan bu dikdörtken yapının ön yüzü batıya bakıyorsu. İçeriye, yalnızca kült heykelinden sorumlu olan rahiplerle rahibeler girebiliyordu. Tapınağın sütunların üzerinde yükselen dış bölümü mermerle bezeniyordu. Dor firizinde, biribiri ardına, tryglyph adı verilen üçlü kanallardan oluşan bezemeyi metop denilen işlenmiş taşlar izliyordu. Üçgen alınlığın tepsine çiçek biçimli bir akroter (heykel bezeme) yerleştiriliyor, bunun iki yanında mermer sfenksler yer alıyordu. Alınlığın iç yüzeyine figürlü heykeltıraşlık çalışmaları yapılıyordu. Yunan tapınakları Beyaz değildi. Tapınağın mermerlerinin yüzeyi canlı renklere ( kırmızı, mavi, altın sarısı) boyanıyordu. M.Ö. 6.yüzyılda mimaride başlıca iki düzen egemendir. Bunlar Kara Yunanistan’da dor, Batı Anadolu ve Adalar’da İon düzenleridir; Tapınak mimarisinde bu düzenler kurallara bağlanarak yüzyıllar boyunca uygulanmışlardır. Bir tapınağın inşasında hiçbir zaman görülmeyen ancak yapının kurulacağı düzlemi sağlayan stereobat ile başlanır. Tapınağı çevresinden yükseltmek amacı ile 3 ya da daha çok sayıdaki basamaklar krepidoma‘yi oluştururlar, sütunların ve cella duvarlarının üzerinde durduğu tabanın döşeme yüzeyi stylobat adını taşır. Dor düzeninde sütun kaidesi yoktur. Sütun gövdesi tek parça taştan monolit yontulabildiği gibi belli yükseklikte kasnakların üst üste dizilmesiyle de meydana gelir. Sütun alt çapı üst çaptan daha büyük olduğundan sütun yukarıya doğru incelenerek yükselir ve ortalarda hafif bir şişkinliğe entasis‘e sahiptir. Sütun gövdesindeki yivlerin kenarları kesişerek dikey çizgiler halinde uzanır. Dor sütun başlığı altta yassı ve yayvan bir çanak ekhinus üstünde dörtgen bir levha abakus‘dan oluşur. Erken başlık örneklerinde yayvan profil giderek yükselir ve toplanır. Arkaik ve Hellenistik dönemde kullanılan Dor başlıklar birbirlerinden ölçü ve profiller ile ayrılırlar. Başlıkların üstünde bir sütun ekseninden diğerine uzanan taş hatıllar epistylion yerleşir. Bu hatılları tanımlayan arkhitrav Sözcüğü Antik çağda kullanılamamış ancak sonradan mimarlık terimleri arasına girmiştir. Epistylion üstünde triglyf ve metop’lardan oluşan triglyfon yer alır. Dörtgen biçimli metoplar birçok tapınakta resim ve kabartmalarla bezenmiştir. Üst yapıyı dört yanda sınırlayan çatı pervazı geison’un alt yüzeyinde dörtgen levhalar mutulus ve üzerinde damlacıklar guttae’ler yer alır.Bunlar ahşap mimarideki kenetlerin taşa yansımasıdır. Yapının üzerinin iki yana eğimli çatı ile örtülmesi sonucu ön ve arka cephelerde üçgen alınlıklar aetos ya da tympanon oluşmuştur Birçok tapınak alınlığında heykellerle bezenmiş, büyük figürlü kompozisyonlar uygulanmıştır. Ahşap damın üstü kiremitlerle kalypteres kaplanır ve kiremitlerden yanlara akan yağmur suları çatı kenarı sima üzerinde sıralanmış çoğunlukla aslan başı biçimindeki çörtenlerle dışarıya akıtılırdı. Alınlık üçgenin tepesinde ve köşelerinde figürlü ve bitkisel biçimlendirilmiş akroter’ler ise kötülükleri uzaklaştırıcı apotropeik anlamında yerleştirilmişlerdir. Dor düzeni Yunanistan’da, Aşağı İtalya ve Sicilya tapınaklarında genellikle peripteros planda gelişirken, İon düzeni Anadolu ve Adalardaki büyük dipteroslarda uygulanmıştır. Batı Anadolu’da en iyi örnekleri Larisa ve Neandria’da bulunmuş bir başlık tipi daha vardır. Genellikle Eol ya da Aiol başlığı adı ile tanımlanan bu başlık bir saptan fışkıran iki volüt arasına saplanmış bir palmet’ten oluşur. M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllarda bir süre kullanıldıktan sonra kaybolmuş, yerine İon düzeni egemen olmuştur. Aiol tapınak mimarisi Neandria Tapınağı’nda günümüze kadar ulaşmıştır. Ölçüleri 12.80 m. X 25.71 m. uzunluğunda alt yapının üstünde yaklaşık.8 X 20 m. ölçüsünde cella bulunur. Cella içte 7 sütundan meydana gelen bir sıra ile iki eşit nefe ayrılır. Cella’yı çeviren sütun dizisinin varlığı ancak başlık parçaları ile açıklanabilmektedir. Sütun gövdeleri olasılıkla ahşaptan dı. 10 7.yüzyılın sonlarına tarihlenen tapınağın sUtun başlıklarma ait kalıntılar Istanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunmaktadır. İon düzeninde sütun bir kaide üzerinde durur. Kaideyi, dörtgen plinthos üstündeki sütunun yuvarlak biçime geçişi sağlayan iç ve dışbükey profilli torus ve trokhilos yastıklar oluşturur. Sütun kaideleri biçimlerine göre, iki değişik grup altında adlandırılarak incelenirler. 1. Anadolu Asya İon tipi sütun kaideleri, 2. Attika-İon tipi sütun kaideleri. Küçük Asya İon sütun kaidesinde plintlios üzerinde çift trokhilos spira ve bir torus bulunur. Attika.-İon sütun kaidesi ise iki torus arasında bir trokhios ile biçimlenir. İon - sütunu, Dor sütununa oranla daha ince ve yüksek olup entasis yoktur. Gövdedeki yiv kenarları kesişmeyip arada düz şeritler uzanır. İon başlığının niteleyici özelliği iki yanda kıvrılan volüt’leri ile ön ve yan yüzlerinin belirlenmiş olmasıdır. Kıvrımların arasında yumurta biçiminde stilize yaprak bezeme kymation yer alır. Başlığın üstündeki ensiz ve dörtgen abakus ile sütunun yuvarlaklığından arkhitrav bloklarının köşeli çizgilerine geçilir. İon düzeninde arkhitravın üstünde yaprak ya da yumurta dizisinden bir kymation, onun üzerinde ahşap mimarideki kiriş başlarını taşta yansıtan dış kesimi geisipodes vardır. Arkhitrav ve geisipodes arasında yerleşen, bazen figürlü kompozisyonlarla bezenmiş friz şeridine Anadolu’da özellikle Hellenistik dönem tapmaklarında rastlanmaktadır. İonia Dipteros Planlı Tapınaklar İonia’da ilk büyük tapınaklar sütunlu dipteros planında inşa edilmiş ve ion düzeni bu yapılarla gelişmiştir. İonia, dipteros planlı tapınakları çok sayıda ve büyük ölçüdeki sütunları ile Mısır mimarlığının etkisi altında ortaya çıkmaktadır. Bu yapılar Mısır’ın biçim ve teknik bilgisi olmaksızın düşünülemez.Ancak çift sütun sırası ile tapınağın doğuşu İon buluşu olarak kabul edilmelidir. İlk büyük dipteroslar Samos Heraion, Efesos Artemision ve Didyma Apollon tapınaklarında daha eski kült yerleri üzerinde kurulan anıtsal yapılarda biçimlenmişlerdir. Efesos ve Didyma’daki eski kutsal yerlerin üzeri örtülemezdi, bu nedenle bu iki tapınakta cella üzeri dam ile örtülmeyip açık bırakılmıştır. Samos - Heraion Bilinen en eski Yunan tapınağı, Samos Adası’ndaki Hera kutsal alanında M.Ö 8.yüzyılın birinci yarısında kurulmuş olan tapınaktır. 100 ayak uzunluk ve 20 ayak genişlikteki bir yapı hekatompedon, henüz dar ve uzun bir mekân ve bir yöne doğru gelişir. Tapınak peripteros’a dönüşürken ahşap sütunların kullanıldığı sanılır. Birinci yapıda temeller küçük taşlardan, ikincisinde ise kesme taş bloklardan, üst kısımlar yine tahta ile pekiştirilmiş kerpiçten yapılmıştır. M.Ö 570-550 yılları arasında ahşaptan taş yapıya geçilmiştir. Bu üçüncü tapınağın ölçü birimi olarak adım değil, bir Samos arşını (52.5 cm.‘lik bir ölçü) uygulanmıştır. Yapı 100 x 200 arşın büyüklüğündedir. Cella’yı çift sütun sırası çevreler. Tapınağın mimarları, tunç döküm tekniğinde yaptıkları büyük heykelleriyle ün kazanmış Rhoikos ve Theodoros adında iki ustadır. Tapınağın ön cephesinde 8, arka cephesinde 10 sütun vardır. Geniş cella’nın içi, çatıyı taşımak üzere 10 sütunlu iki sütun sırası yerleştirilerek üç nefe ayrılmış ve kült heykeli ortada yerini alabilmiştir. Tapınağın sütun sayısı 104 tanedir. Sütunlar 1.5 m. çapında ve 18. yüksekliğindedir. Ön cephede yapının ekseni üzerinde, 36 m genişlikte ve yüksek bir kaide üzerinde merdivenlerle çıkılan bir sunak yer alır. Daha sonra tiran Polykrates zamanında tapınak ön cephede 8, arka cephede 9 sütunlu olarak yeniden inşa edilmiş, ancak hiçbir zaman bitirilememiştir. Ön ve arka cephelere üçüncü bir sütun sırası eklenerek sütun sayısı 107 olmuştur. Cella sütunları ve duvarlarında Poros mermeri kullanılmıştır. Eski Artemis Tapınağı Eski bir Anadolu Tanrıçasının yerine geçen Efesos Artemisi’ne adanmış tapınak eski çağda dünyanın yedi harikası içinde sayılmıştır. Ionia M.Ö. 6.yüzyılın ikinci yarısında altın çağını yaşamaktadır. Efesos gelişmekte ve kent halkı tanrıçasına en büyük tapınağı kurmak isteğindedir. Bu nedenle tapınağın mimarları olarak Knossos’dan Khersifron ve Oğlu Metagenes çağrılır, ayrıca Samos Tapınağı’nın inşasında tanınan Theodoros görevlendirilir. Samoslu mimar eski yazılı kaynaklarda verilen bilgiye göre, yapının kurulduğu bataklık arazide temellerin altına kömür tozu döküp üzerine yayarak zemini sağlamlaştırmıştı. Giritli mimarların ise daha önceki Mısır, Asur, Hitit, Urartu sanatını tanıdıkları ve bunlardan etkilenerek Efesos’daki dev yapının inşasını başardıkları düşünülebilir. Tapınak o dönem dünyasının en büyük yapısıydı ve bütünüyle mermerden inşa edilmişti. Bu tapınaktan günümüze pek az kalıntı ulaşabilmiştir. Temellerden başka üst yapıya ait bazı parçalar bulunmuştur. Plinius, “Naturalis Historia” adını taşıyan kitabında bu tapınağın 220 X 425 ayak ölçüsünde ve 127 sütunlu olduğunu yazar. Ayrıca, ön cephede kabartmalarla bezeli 36 sütunun yer aldığını bildirir. Gerçi Plinius daha sonraki tapınağı görmüştü, ancak yeni tapınak da Arkaik tapınağın üzerine kurulmuştu ve eski planı yansıtıyordu. Bu bilgiye ve günümüze ulaşan kalıntılara dayanarak tapınağın plan ve üst yapısı için çeşitli rekonstrüksiyon denemeleri yapılmıştır. Batıda 8, doğuda 9 sütundan oluşan sütun sıraları uzun yanlarda çift sıra halinde tapınağı çevreler. Artemis’in kült heykeli ise naos’un üstü açık bir avlu gibi biçimlendiği sekos’da olasılıkla bir naikos içinde duruyordu.Dipteros’un üstü açık sekos ile birlikte uygulandığı plan tipi Didyma’daki Apollon Tapınağı’nda açıkça görülmektedir. Tapınağın yapıldığı tarih Herodotos’un verdiği bilgiye göre Lydia Kralı Kroisos ile bağlanır. Bir sütun kasnağı üzerinde korunagelen Kroisos Vakfetti yazıtı bunu doğrular. Plinius’un bildirdiği columna caelatae kabartmalı sütunlardan kalan Arkaik parçalar Kroisos Krallığı sona ermeden M.Ö. 546 yılından önceye tarihlenir ve bunları işleyen Ionialı ustalar Hitit orthostatlarını, Asur kabartmalarım biliyor olmalıydılar. Volütleri arasında kabarık işlenmiş yumurta dizisi ile uzun ve ensiz sütun başlıkları daha sonra İonia’daki başlıklara örnek olmuştur. Aslan başı çörtenlerin sıralandığı sima yüzeyinde arabalar, atlar ve savaşçı figürlerinden oluşan olağandışı bir friz vardır, daha sonra Ağlayan Kadınlar Lahdi’nde de böyle bir friz yer alır. Bu en büyük tapınağın ön cephedeki 8.74 m. genişlikteki sütun aralığının üstünü örten bir arkhitrav blokunun 24 ton ağırlıkta olduğu hesaplanmıştır. M.Ö. 6.ytizyıl ortalarında inşaatta çalışan ustalar bu ağırlığı yaklaşık 20 m. yükseklikte sütunların üstüne yerleştirmeyi başarmışlardır. M.Ö. 356 yılında Büyük İskender’in doğduğu gece, Herostratos adında bir akıl hastası adının ölümsüzlüğe kavuşması için tapınağı ateşe vermiştir. Ahşap çatı sedir ağacından yapılmış tavan kasetlerinden dolayı yangın büyümüş, tapınak yıkılmıştır. Arkaik Didymaion Didyma Antik çağda Miletos’a bağlı bir kült yeri ve önemli bir kehanet ocağıdır. Kaynak ve defne ağacı kutsal işaretleridir. Apollon’un kâhini gücünü kaynağın suyundan alıyordu, kaynak ve ağaç açık havada kutsanır, bu nedenle büyük tapınakta - cella yerine üstü açık bir iç avlu sekos vardır. Samos ve Efesos tapınakları inşası sürerken Miletoslular da İÖ 520-540 yıllarında Didyma’da eşdeğerde büyük bir yapıya başlamışlardır. Arkaik tapınak 85.15 X 38.39 m. ölçüsünde, doğu yanda 8, batı yanda 9 sütunlu; uzun yanlarda ise 21 sütunlu dipteros planlıdır. Sütun ve başlıklar Efesos Tapınağı ile aynı özellikleri taşır. Arkhitrav’da yer aldığı sanılan aslan ve gorgo kabartmaları bulunmuştur.Yuvarlak yüzey üzerinde işlenmiş bazı yontu parçaları Arkaik Didymaion’da da kabartmalı sütunların varlığını ortaya koymuştur. Naikos içinde duran tunç heykeli Apollon Filesios, Pausanias’ın bildirdiğine göre Sikyonlu Kanakhos’un bir eseriydi. Heykel bir elinde yay, diğer elinde bir geyik tutuyordu. Pers boyunduruğuna karşı Ionia ayaklanmasında Miletos, İÖ 494 yılında yakılıp yıkılmıştı. Tapınak da bu sırada büyük ölçüde zarar görmüş olmalıydı. Persler, Branhid adı ile anılan rahipleri ve Apollon’un heykelini Susa’ya yollamışlardır. Anadolu’da Dor Düzeni Arkaik çağın Dor düzeninde inşa edilmiş tapınakları Yunanistan’da doğup gelişmekte Olympia Hera, Argos Hera, Korinth Apollon ve Atina Akropolis’indeki poros taşı tapınaklarda, özellikle Peisistrathos dönemi Athena Tapınağı’nda biçimlenerek mimarlık kurallarına bağlanmaktadır. Yunanistan’ın batısında, Aşağı Italya ve Sicilya’da Arkaik üslupta inşa edilen Dor düzenindeki tapınaklar, bazı bölgesel özellikler gösterir. Sirakuzai, Sdlinus ve Akragas tapınakları büyüklük bakımından Yunanistan’daki yapıları aşmışlardır. Aşağı Italya’da Poseidonia (Peastum) tapınaklarında Dor düzeninin İon etkileri olduğu ve Athena Tapınağı’nın içinde İon sütunlarının kullanıldığı görülmüştür. İon düzeninin egemen olduğu Anadolu’da Arkaik çağda Dor düzeninde tapınaklar da kurulmuştur. Vitruvius, Panionion’ daki Apollon Tapınağı’nın Dor düzeninde olduğunu bildirir. Kalıntıları günümüze ulaşmış ve Dor düzeninin uygulandığı tapınak ise Assos Akropolisi’nde.bulunmuştur. Bu yapı arkhitrav’ındaki bn özelliği taşıyan kabartma figürlü frizi ile önemli bir ayrıcalığa sahiptir. Assos Athena Tapınağı Assos kentinin (bugün Behramkale) akropolünde, en yüksekte yer alan tapınak 6 X 13 sütunlu bir peripteros’tur. İnşasında yerel andezit taşı kullanılmıştır. Cella ve pronaos’da çok eskiden beri tanınan megaron planı görülür. Stylobat yaklaşık 14 X 30 m, sütun yüksekliği alt çapın 5.25 katıdır. Sütunlarda entasis yoktur. Tapınak, Anadolu’da Arkaik dönemde pek rastlanmayan Dor düzeninde olmasına karşın, bu düzene aykırı bazı özelliklere de sahiptir. Arkhitrav yüzeyinde kabartma figürlü bir friz yer alır. İon düzenine özgü friz Assos Dor tapınağının metop kabartmaları ile birlikte olağandışı bir görünüm kazanmıştır. Tapınağın kabartmaları Istanbul Arkeoloji Müzeleri, Paris Louvre ve Boston Müzeleri’ne dağılmıştır. Frizderfeki olaylar ayrı sahneler halinde yan yana sıralanır ve Herakles mitoloji ile bağlanır. 4 levha üzerinde kentauros’ları kovalayan Herakles sahnesine ait parçalar üç ayrı müzededir. Louvre’da sergilenen en iyi işçilikteki şölen sahnesinde ise amazonlar kraliçesi Hippolyte’nin kemerinin Eurysteus’a verilmesi anlatılmış olabilir. Diğer kabartmalarda antitetik sfenksler, grifon’lardan başka hayvan boğuşmaları vardır. Benzer sahneler İon, Kıbrıs, Korinth, Rodos keramiği ve Klazomenai lahitleri üzerinde de görülür. Tapınak M.Ö. 6.yüzyılın ikinci yarısına tarihlenir. Ana metin: Somay Onurkan, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, Görsel Yayınları
M. Ö. 5 inci yüzyıl, sanat alanında da, edebiyat, tarih ve felsefede ortaya koyduğu eserler çapında eserler yaratmıştır. Bu dönemin ilk evrelerinde Dor tapınakları klâsik şekillerini almakta, cella önünde ve arkasında birer mekân (pronaos ve opistodomos), içinde ise iki kat üzere tertiplenmiş iki sütun sırası kapsamaktadır. Sütunlar arkaik dönem sütunlarına kıyasla daha ince ve daha uzun şekiller göstermekte, başlığın altı kısmı olan "ehinos" eski yayvanlık ve basıklığını kaybetmekte, daha derli toplu ve daha yüksek bir biçim almaktadır. Aigina'daki Afaya ve Olimpiya'daki Zeus tapınakları bu gelişimi adım adım izlememizi mümkün kılmaktadır. Gerçi Afaya tapınağı 6 X 12 sütunu ile oldukça tıknaz bir plân göstermekte, fakat cella'ya önde ve arkada katılan pronaos ve opistodomos ve gerek plânda, gerek üst kısımlarda uygulanan sade oranlarla dikkate değer bir denge elde etmiş bulunmaktadır. Bundan başka bazı özellikler gelecekteki gelişime işaret etmektedir: Kısa taraflarda (yani cephelerde) uzun taraftakilere kıyasla daha ince olan sütunlar içeriye doğru hafif eğik olarak durmakta, bu suretle tapınak tümüyle hafif piramidal bir şekil almış bulunmaktadır. Kalker taşından yapılmış ve ince bir alçı tabakasıyla örtülmüş olan bu tapınakta sima, antefiks, akroter ve alınlık figürleri Paros mermerinden yapılmıştır. Zamanımıza kadar gelen boya kalıntıları tapınağın dikey mimarlık unsurlarının maviye, yatay unsurlarının ise kırmızıya boyanmış olduğunu göstermektedir. Alınlık figürleri de boyalı idi. M. Ö. 470/56 yıllan arasında Elisli olduğu anlaşılan mimar Libon tarafından inşa edilmiş olan Olimpiya'daki Zeus tapınağı Peloponnes'in en büyük kutsal yapısı olup klâsik bir plâna (6 x 13 sütun, pronaos ve opistodomos) sahip bulunmakta, çeşitli kısımları arasındaki ahenkli oranlarıyla dikkati çekmektedir. Afaya tapınağının sütunlarından daha kalın ve daha alçak olan sütunlar tapınağa arkaik tapınakları hatırlatan bir görünüş vermektedir. İki sütun dizisiyle üç nef'e ayrılmış olan cella'nın arka tarafında sonraları heykeltraş Fidias tarafından altın-fildişi olarak yapılmış, taht üzerinde oturan Zeus heykeli yer alıyor ve heykelin başı hemen hemen tavana değiyordu. Tapınağın plâstik süsleri alınlık figürleri ve pronaos ve opistodomos üzerindeki kabartmalı metoplara inhisar ediyordu. Bu üst kısımlarda da mavi ve kırmızı renkte boyalar kullanılmıştı. Atina. Yunan sitelerini Perslerle karşı karşıya getiren savaşlar (499-480) bir kuşak boyunca tapınak yapımına tam bir darbe indirir. Yunanlılarsa, kendilerini herşeyden önce surlarla kamu binalarının onarımına ve donanmalarının toparlanmasına adarlar. Hegemonyayı elinden kaçıran Atina. Helen Birliği çerçevesinde Delos Birliği'nin hazinesini kontrol eder. Sitenin geniş bir onarım ve İnşaat programı başlatılır ve Akropolis'teki Atena Tapınağı onarılmaya başlanır. Partenon (Atena Partenos Tapınağı), propilaionlar (giriş kapıları). Atena Nike Tapınağı (zafer tanrıçası) ve Erehteion (Atena ile birlikte daha birçok ikincil tanrıya adanan karma tapınak) tamamen mermerden inşa edilir ve taştan oyulmuş silmelerle heykeller görkemli biçimde süslenmiştir. Eserde emeği olanlar, özellikle. Kallikrates ve İktinos ile heykelin ustası Fidias'tır. V. yy'ın ikinci yarısında, Atina'da önemli bir mimarlık, heykelcilik okulu gelişir. Bu zanaatçıların pek çoğu Akdeniz Havzası'nın doğusundan gelen azat edilmiş köleler, hiçbir siyasî hakka sahip olmayan yerleşik yabancılardır. Bu da, Eieusis. Ramnus ve Sunion, bu arada, elbette Atina tahkimli tapınaklarındaki Dor ve iyon düzenleri karmaşasını açıklar. Akropolis'te, propilaionun doğu cephesinde yüksek iyon sütunları görülür. Minik Atena Nike Tapınağı ve Erehteion, iyon tarzındadır. Buna heykelli bir frizle daha karmaşık bir sütun ayağı eklenmiştir. (Erekteion Tapınağı, Bizans döneminde kilise. Osmanlı döneminde konut olarak kullanıldı. Frank dükleri Ortacağ'da Atina propilainunun kuzey kanadında iki katlı bir yapı yaptılar. XII.yy'da, Rum Ortadoks piskoposları burada oturdular, propilainun sağındaki Nike Tapınağının taşları Venedik saldırısı sırasında sökülerek kale tahkiminde kullanıldı.) Axis Pers harplerinde iki kez tahrip edilmiş olan Atina'nın yeni baştan yapılması birçok sanatçıların Atina'ya akın etmelerine ve bu şehrin önemli bir sanat merkezi haline gelmesine yol açmıştır. Temistokles şehrin yeniden inşasında herşeyden önce güvenliği gözönünde bulundurmuş, gerek Atina'nın, gerek Pire limanının o zamana kadar olduğundan daha geniş bir surla çevrilmesine önem vermişti. Surların temelleri taştan, üst kısımları kerpiç tuğlalardan yapılmıştı. Temistokles aynı zamanda Akropol'ün kuzey ve batı surlarını da yaptırmıştı. Acele olarak yapılan surlarda devşirme malzeme (meselâ mezar stepleri) kullanılmış olduğunu bildiren Tukidides'in (I, 93) verdiği haber, bu alanda yapılan araştırmalar tarafından doğrulanmıştır. Kimon ise Akropol'ün yüksekliği 18 m. yi bulan güney surlarını inşa ettirmekle Akropol alanını bir hayli genişletmiş, aynı zamanda aşağı şehirde de bayındırlık faaliyetinde bulunmuş, agora'nın bir kenarında duvarları türlü renkte resimlerle süslü bir portik (Stoa Poikile) yaptırmıştı. Bir kısmı o çağın en büyük ressamı Polignotos tarafından vücude getirilmiş olan bu resimler Atina mitos'larıyle ilgili konuları, Mikon veya Panainos tarafından yapılan tablo ise Maraton muharebesini tanımlıyordu. Fakat asıl büyük bayındırlık faaliyeti Perikles zamanında başlamıştır. Atina'nın Pire'ye "paralel surlar"la bağlanması üzerine stratejik önemini kaybeden Akropol'ü Perikles Atina'nın baştanrıçası Atena'ya adanmış kutsal bir şato haline sokmuş, böylece bu tepeyi Atina'nın siyasal ve artistik gücünün bir sembolü haline getirmişti. M.Ö. 437 yılından başlayarak mimar Mnesikles'in plânlarına göre tepenin batı tarafında dışı Dor, içi İyon düzeninde anıtsal bir giriş binası (Propilaia) yapıldı. Bu yapı ortasında kutsal yolun geçtiği yüksek bir kısım ve onun iki tarafında daha alçak kanatlardan ibaret bulunuyordu. Bu kanatlardan birinin içine sonraları bir tablo galerisi yerleştirilmişti. Kuzey kanadından daha küçük olan güney kanadının gerisinde, çıkıntı teşkil eden bir burcun üzerinde Atena Nike tapınağı yükselmektedir. İyon düzeninde, cephelerinde dörder sütun bulunan küçük bir "amfiprostilos" şeklinde yapılmış olan bu tapınak, çeşitli kısımları arasındaki uygunluk ve işçiliğindeki incelikle dikkat nazarlarını çekmektedir. Frizindeki kabartmalar bir tanrılar toplantısını, Yunanlı'ların Pers'lerle ve Yunanlı'larla mücadelesini tanımlamaktadır. Akropol'ün üst kısmı ise kutsal yol tarafından ikiye bölünmüş bir plâtform şeklinde idi. Bu yolun sağında ve solunda Atinalı'ların Atena'ya adak ettikleri anıtlar, demokrasinin arşivi olan mermer levhalar üzerine kazılmış halk meclisi kararları yer alıyordu. Bütün bu yazıtlar ve heykeller arasında yüksekliği 7 m. yi bulan silâhlı tunç Atena heykeli (Atena Promahos) beliriyor ve yalnız Atina'dan değil, Pire'ye giren gemiciler tarafından da görülebiliyordu. Biraz daha ilerde, kutsal yolun sağında ve plâtformun en yüksek yerinde "Gençkız Atena" (Atena Pártenos) adına adanmış olan Partenon yükselmektedir (res. 204). İnşası M. Ö. 447 den 438 e, plâstik süsleri ise 438 den 432 yılına kadar sürmüş olan bu büyük tapınak Kleistenes zamanında başlanmış, fakat Pers harpleri yüzünden bitirilememiş olan eski Atena tapınağının temelleri üzerinde mimar İktinos'un plânlarına göre (onun yanında yapının müteahhidi olduğu anlaşılan Kalhkrates'in de adı geçmektedir) baştan aşağıya kadar mermerden ve Dor düzeninde yapılmış olup kısa taraflarında 8 er, uzun taraflarında ise 17 şer sütun kapsamaktadır. Çok geniş olan cella'nın içi iki kısma bölünmüştü. İçinde U şeklinde bir sütun dizisi bulunan doğu salonu tanrıçanın asıl eviydi. Bu salonda Fidias'ın altın-fildişinden yapmış olduğu, yüksekliği kaidesiyle birlikte 12 m.yi bulan Atena heykeli yer alıyordu. İçinde muhtemelen 4 İyon sütunu bulunan batı salonu ilk zamanlar Partenon" yani "genç kızlar dairesi" adını taşıyor, tapınak hazinesini ve tanrıçaya ait birçok değerli eserleri saklıyordu. Tapınağın çok az bir entasis'e sahip olan sütunları cella'ya doğru hafifçe yatık duruyor, bu suretle tapınağın tümü, Afaya tapınağında olduğu gibi, piramidal bir şekil almış bulunuyordu. Tapınağın basamaklı kaidesi (krepis) köşelerden ortaya doğru hafifçe yükseliyor (kurvatura), buna uygun olarak sütunlar tarafından taşınan saçaklık gayet yayvan bir yay şeklini alıyor, bu suretle uzun yatay hatları ortalarından kırıkmış gibi gösteren gözün optik bir yanlışlığı bertaraf edilmiş oluyordu. Sahip olduğu bazı silmeler ve cella'nın dışta etrafım çeviren frizden ötürü iyon mimarlığının etkisi altında kalarak saflığını kaybetmeğe başlayan Dor düzenindeki bu tapınakta plâstik süsler büyük bir yer alıyor, Athena ile Atina şehri arasındaki bağları ve tanrıçanın Atina'ya sağladığı iyilikleri açığa vuruyordu. Cella frizinde Atina'da her dört yılda bir yapılan "Panatenaia" bayramında Atinalı'ların tanrıça onuruna tertipledikleri büyük alay tanımlanmıştır. Oynak atlara ya da savaş arabalarına binmiş olan gençler, bunların önünde giden kurbanlık hayvanlar, rahipler, ihtiyarlar, tanrıçaya sunulması âdet olan "peplos" elbisesini taşıyan genç kızlar ve kadınlar bu frizde çeşitli gruplar halinde gözlerimizin önünden geçmektedir. Frizin pronaos'un üzerine rastlayan doğu kısmında bu tören dolayısıyle yere inmiş olan olimpos tanrıları arkalıksız iskemleler üzerinde oturur ve birbiriyle hararetli bir surette görüşür halde gösterilmişlerdir. Frizin başlangıcında göze çarpan hareketin alay tanrılara yaklaştıkça sükûn bulması ve alayın önünde giden kişilerin tanrılara doğru büyük bir ciddîlik ve ağırbaşlılıkla ilerlemeleri gene kompozisyonda büyük bir sanatçının eli olduğunda kuşku bırakmamaktadır. Triglif frizindeki metoplarda Tesalya'nm eski halkı olarak geçen Lapit'lerin yarı insan, yarı at vücutlu vahşi Kentavros'lara ), batıyı temsil eden Yunanlı'ların doğu'nun temsilcisi Amazon'lara, tanrıların gigant'lara, yani devlere karşı, Atena'nm himayesinde, yaptıkları mücadele yer almakta, bu suretle uygarlığın tabiatın disiplinsiz vahşi kuvvetlerine karşı kazandığı zafer belirtilmektedir. Tapınağın doğu alınlığında Atena'nın babası Zeus'in başından çıkmak suretiyle dünyaya gelişi gösterilmişti. Burada heykeltraş, ortada bir taht üzerinde oturduğu anlaşılan Zeus'in sağında ve solunda gruplandırdığı tanrıları mahmurluk, fakat aynı zamanda hayret ve telâş içinde göstermekle bu mucizeyi anlatmak istemiştir. Batı alınlığında Attika topraklarına sahip olabilmek için Atena'nın Poseidon'la yaptığı mücadeleyi buluyoruz. Kompozisyonun ortasında bulunduğu anlaşılan kutsal zeytin ağacının sağında ve solunda savaş arabalarından inmiş olan iki tanrı yere mızraklarını saplamak suretiyle Attika topraklarına egemen olmak istemekte, arabaların gerisinde ayakta duran, diz çöken ya da oturan birtakım tanrılar ve kahramanlar ise bu mücadeleyi heyecanla seyretmektedirler. Heykeltraşlık eserlerinin tümüne bir göz gezdirecek olursak bunların insanlara, yarı tanrılar ya da kahramanlara ve en son Olimpos tanrılarına ait olmak üzere önemi aşağıdan yukarıya doğru artan üç basamak teşkil ettiğini, son incelemelerin gösterdiği gibi, o çağın en büyük heykeltraşı Fidias'ın üslûp ve kompozisyonunu açığa vuran bu kabartma ve heykellerin Atena'nın adını yüceltmek üzere mermere işlenmiş anıtsal bir senfoni meydana getirdiğini anlamakta gecikmeyiz. Yüzyıllar boyunca şeklini ve heykeltraşlık süslerini koruyan Partenon M. S. 6 ncı yüzyılda kiliseye, 15 inci yüzyılda ise Türk egemenliği zamanında camiye çevrilmiş ve kaide kısmı bugün dahi opistodomos'un güneyinde görülen bir minareye sahip olmuştur. 17 nci yüzyılda ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi tarafından gayet canlı bir surette tanımlanan ve orijinal bir tarzda yorumlanan bu tapınak 1687 yılında Venedikli'lerin Atina'yı bombardımanı esnasında içindeki barut stoklarının ateş alması sonunda büyük tahribe uğramış, 19 uncu yüzyılda ise İngiliz asillerinden Lord Elgin, padişah tarafından yalnız belirli bazı parçaları almasına izin verildiği halde, heykeltraşlık eserlerinin hemen hemen tümünü sökerek Londra'da götürmüştür. 19 uncu yüzyıldan başlayarak zamanımıza kadar gelen tamir ve restorasyonlar sayesinde bu ünlü tapınağın eski şekli daha açık bir surette ortaya çıkmıştır. Kutsal yolun solunda, kısmen Aka'lar çağından kalma sarayın kalıntıları üzerinde iyon düzeninin en güzel anıtlarından olan Erehteion tapınağı yükselmektedir. Atina'nın koruyucusu "Atena Polias" ve "Poseidon - Erehtevs"e ait olmak üzere bir çatı altında iki tapınağı birleştiren bu binanın yapılmasına Nikias barışı döneminde başlanmış ve bina, bazı inşa aralıklarından sonra, ancak 406 yılında bitirilebilmiştir. Doğu cephesinde 6 sütunlu bir portik ve iki pencereli büyük bir salondan ibaret olan bilinci tapınağın içinde Atena Polias'ın heykeli duruyordu, ince uzun bir koridora açılan 3 oda, bunların kuzeyinde yer alan sütunlu bir portik bazı Atinalı kahramanlarla birlikte Poseidon - Erehtevs'e ithaf edilmişti. Gerek kuzey portik'inin çift kanalis'li sütun başlıkları, gerek bezemelerinin nefaseti ile dikkati çeken kuzey kapısı iyon düzeninin şaheserleri arasında gösterilebilir. Koridorun güneyinde sütunlar yerine kadın heykelleri (karyatid'ler) kapsayan portik ise Atina'nın efsanevî kıralı Kekrops'un mezarı üzerinde yükseliyordu. Bu parlak din merkezinin yanında asıl şehir oldukça sönük kalıyordu. Gerçi 5 inci yüzyılda Akropol'ün güney eteğinde üzeri konik bir çatıyla örtülü yuvarlak bir odeion (konser salonu), agora'nın batısındaki tepe (Kolonos Agoraios) üzerinde bize kadar gayet iyi durumda gelen Hefaistos tapınağı (uzun süre yanlış olarak Teseion olarak gösterilmiştir) yapılmıştı. Bu tapınak da iyon yapı elemanları kapsayan Dor düzenindedir. Bina Partenon'la çağdaş olmakla ve onun etkilerini göstermekle beraber (sütun oranlarında, kaide kurvatura'larında, cella'nın içinde U şeklindeki sütun dizisinde) orijinal bazı özelliklere sahip bulunmakta, meselâ doğu galerisinin genişliği ve onun üst kısmında yer alan frizle dikkat nazarlarım çekmektedir. Aynı özellikler aynı mimar tarafından yapılmış olduğu anlaşılan Sunion burnundaki Poseidon tapınağında da tekrarlanmış bulunmaktadır. Kolonos Agoraios'un doğusunda Peisistratos zamanında vücude getirilmiş, meşgul olduğumuz dönemde ise genişletilmiş olan agora yer almaktadır . Son yıllarda Amerikan kazıları sonunda meydana çıkarılmış olan bu alanın batısında ve yukarda zikrettiğimiz tepenin yamaçlarında Kleistenes teşkilâtına uygun olarak 10 pritan'nın görev gördüğü ve yemek yediği yuvarlak bina (tolos), şehir meclisi binası (bulevterion), tanrılar anası tapınağı (Metröon), agora'yı baştan başa kesen kutsal yola yakın bir yerde ise ancak temelleri bize kadar gelen Ares tapınağı, duvarları tablolarla süslü "Stoa Poikile" ve onun güneyinde halk mahkemesinin (heliaia'nın) toplandığı büyük bir yapı yer alıyordu. Fakat bu yapılar bir istisna teşkil ediyordu. Şehrin sokakları dar ve girintili çıkıntılı, evleri ise, zenginlerin evleri de dahil olmak üzere, o çağın demokratik görüşlerine uygun olarak, pek sade idi. Buna karşılık Pire limanı şehircilik mimarı Miletoslu Hippodamos'un plânlarına göre çizilmiş birbirine paralel giden, ya da birbirini dikey olarak kesen düz sokaklar arasında yer alan kare veya dikdörtgen parsellere bölünmüş bulunuyor, bundan ötürü Atina'ya kıyasla çok daha düzenli bir görünüş gösteriyordu. Atina yöresinde Elevsis'teki "telesterion" Kimon tarafından bir hayli genişletilmiş, daha sonraları İktinos'un plânlarına göre "anaktoron"u ortaya almak, ahşap çatıyı iki katlı 20 sütun tarafından desteklemek ve binanın dört tarafını oturma basamaklarıyle çevirmek suretiyle yeni baştan yapılmağa başlanmıştı. Fakat İktinos yapıyı bilemediğimiz nedenlerden ötürü tamamlayamamış, halefleri ise içindeki sütun sayışım 42 ye çıkarmak suretiyle binaya son şeklini vermişlerdir. Meşgul olduğumuz dönemde Attika'dan başka yerlerde de tapınaklar yapılmıştır. Bunlar arasında İktinos'a atfolunan, faka bazı hususlarda onun yapı şekillerinden ayrılan Arkadya'da Figaleia'daki Apollon tapınağı zikrolunabilir. Bu tapmak esasında Dor düzeninde ince uzun bir perípteros olmakla beraber (6 X 15 sütun) plân bakımından bazı özellikler göstermekte (meselâ geniş ön ve arka galeriler), en çok cella'nın iç duvarları önünde duran iyon düzeninde 3/4 sütunlar ve bunların taşıdığı Yunanlı - Amazon mücadelesini tanımlayan uzun friziyle (res. 213) dikkati çekmektedir. Çella'nın içinde ve gerisinde duran bir sütunun, etrafı akant (kenger) yapraklarıyle süslü yukarıya doğru genişleyen bir sepet (kalatos) şeklinde bir başlık taşıdığı anlaşılıyor. Şu halde bu tapınakta Korint başlığının en eski bir örneğiyle karşılaştığımız söylenebilir. Anadolu'daki yapılar: Anadolu'nun batı ve güney-batı kıyıları o döneminsiyasal olaylarından ötürü büyük bir bayındırlık faaliyetine sahne olamamış, anıtsal yapılara da kavuşamamıştır. Yalnız Hippodamos tarzında düzenli bir plâna göre yeni baştan yapılmağa başlanmış olan Miletos'ta yüksek bir plâtform üzerinde bir îyon peripteros'u şeklinde (6 X10 sütunlu) inşa edilmiş olan Atena tapınağı önemli bir anıt olarak gösterilebilir . Ötedenberi İyonya ve Yunanistan'la (en çok Atina ile) siyasal ve kültürel ilişkilerde bulunmuş, fakat yerli geleneklere sadık kalmış olan Anadolu'nun güney-batısındaki Likya'da 5 inci yüzyılda da birçok mezar anıtı yapılmış ve bu bölgeye "klâsik mezarlar ülkesi" adı verilmesine yol açmıştır. Kayalar içine oyulmuş oda mezarları ya da yerli tahta evleri taklit edilerek meydana getirilmiş lâhitlerin yanmda 3 - 4 m. yüksekliğinde yekpare bir taş kaide üzerinde dış duvarları kabartmalarla süslü mezar odası ve onun üzerinde aslan veya insan heykeli taşıyan bir kapak taşından meydana gelen "kule" ya da "paye mezarları" yapılmıştır ki, bunların en karakteristik örneklerine Ksantos'ta (Kınık) rastlanmıştır (meselâ Harpiy'ler anıtı). Yine aynı şehirde bulunan "Nereid'ler anıtı" kule mezarlarının daha grekleşmiş bir şekli olup yüksek bir kaide üzerinde yer alan İyon düzeninde bir tapınak şeklindeki mezar odası ve heykeltraşlık süslerinin çokluk ve çeşitliliği ile dikkat nazarlarım çekmektedir. Yapı çift kanalis'li başlıklarından ötürü Erehteion'un etkilerini açığa vurmakta, dolayısıyle 5 inci yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Ana metin: Ege ve Yunan Tarihi, Prof. Arif Müfid Mansel, Türk Tarih Kurumu
merhaba arkadaşlar 5.Sınıf Sosyal Bilgiler 1.Dönem 2.Yazılı sınavı hazırlık çalışmamız sizlerle beğenmeyi yorum yapmayı ve paylaşmayı unutmayın 5.Sınıf Sosya...
Albaraka Türk Startup Hızlandırma Merkezi Albaraka Garaj, 6. dönem mezunlarını verdi.